Freitag, 28. Januar 2011

Egoismus

Kant unterscheidet zwischen einem „natürlichen“, „moralischen“, „ästhetischen“ und „logischen“ Egoismus. Der „moralische Egoist“ ist „der, welcher alle Zwecke auf sich selbst einschränkt, der keinen Nutzen worin sieht, als in dem, was ihm nützt“, der „ästhetische Egoist“ ist „der jenige, dem sein eigener Geschmack schon genügt“, während der „logische Egoist“ es für unnötig hält, „sein Urteil auch am Verstande anderer zu prüfen“ (Anthropologie § 2 bzw. 21). 
Er hielt es in humanistischer Absicht wie dem Anspruch der Vernunft gemäß für unumgänglich, es keinesfalls beim „natürlichen“ Egoismus der Individuen zu belassen, sondern die wechselseitige Schädlichkeit der Individuen durch die Entwicklung derjenigen „Naturanlagen, die auf den Gebrauch der Vernunft abgezielt sind“ (Ideen in weltbürgerlicher Absicht), sprich: durch Vernunfteinsicht, dahingehend zu neutralisieren, daß gesellschaftlichkeitstheoretisch formuliert, kein Mensch individuelle Zwecke setzten darf, die andere schädigen, denn dann dürften das ja auch die anderen, und die Menschen würden sich gegenseitig bis zur Vernichtung schädigen – worin liegt: „daß die Verwirklichung“ der Freiheit zur willkürlichen privaten Zwecksetzung auf Kosten der Allgemeinheit „nur die Furie des Zerstörens ist“, wie es Hegel dann formuliert.

Sonntag, 23. Januar 2011

tutarlilik

bir düsüncenin tutarliligini ortaya cikarmak icin sadece o düsünceyi kendi üzerinde uygulamak yeterli. cikan sonuc hala tutarli ise muhtemelen söylenilen dogrudur.

Samstag, 15. Januar 2011

eksikler

Aristoteles icin iyi ve mükemmel bir hayatin olmasi icin cok cirkin olmuycaksin, iyi bir aileden (zengin) geliceksin, yalniz ve cocuksuz olmuycaksin, daha kötüsü kötü cocuklarin ve arkadaslarin olmuycak. böylelikle artik neyi yanlis yapmis oldugumuz belli ;)

Sonntag, 2. Januar 2011

dram II

Aristoteles düsünceyi tanrinin düsündügü boyuta kaldirmak mutlulugun en yüksek noktasi olsada, bu durumun gercekte sadece bazen gerceklestigini yazar. Hegel 'tanrinin dünyayi yaratmadan önceki düsüncelerini ve sonlu ruhu' (endlichen Geist) kendi asli üzerinde düsünmeyi talep ediyor (...).

 Wladimir Iljitsch Uljanow, Lenin
(aus web: lebenssplitterchen)

Bloch felsefe tarihi üzerine vermis oldugu Leibzig'teki derslerinde güzel bir yerde Lenin'nin birinci dünya savasinin baslangicinda Hegel'i tekrar incelemek icin geri cekilimine ima ederek, kendisini dünya ruhunun materyalist-diyalektik genel müdürü rolünde gören Lenin'nin ilk olarak tanrinin düsüncelerine derinlesmesi gerekiyordu, diye yaziyor. Bu metafor zamanin DDR'inde hicte iyi karsilanmadi o ayri bir durum..

Freitag, 31. Dezember 2010

gercek dram

cok uzun zamandan beri insanoglunun aklini kullanmadigini düsünüyorum, insanoglu güdüleriyle, mekanik davranis sekilleriyle hareket ediyor, tarihte bir kac kisi gelmis aklini kullanmis eyvallah, isim vermeye gerek yok, burdan kapitalizme girmeyede gerek yok, bilinen bir sey gevelenmis olur  -cogu zaman oldugu gibi.
Platon yada Aristoteles'te aklini kullanmak, yani gercekten düsünmek 'düsüncelerini tanrinin boyutuna kaldirmak'. bu tanri inancindan cok mutlak düsüncenin altini ciziyor.
sürekli aklin pesinden kosuyor gibiyim, kullandigim zaman eminim hissedicem bunu.

Freitag, 24. Dezember 2010

Bruegel

Kış mevsini sevmeyenleri motive etsin diye öneriyorum,  Pieter Bruegel.


          "Volkszählung von Bethlehem" 1566. (IifalsidiautoreIit)

Samstag, 18. Dezember 2010

haftanin cümlesi

Ignorantia non est argumentum : Bilgisizlik bir argüman degil.

Spinoza zamaninin teologlarina karsi, Engels Tanri argümanina karsi ve Marx'ta 'hoyrat ökonomiye' karsi kullanmislardir. Bir seyi tamamen bilmemek ve bilinmedigi icin argüman olarak kullanmayi yasaklayan cümle.

Freitag, 3. Dezember 2010

ausuferungen

es gibt nich nur ein gegenständliches Subjekt, nein, es gibt auch ein zuständliches Subjekt und ja auch ein umständliches.

das was der Materialist nicht denken kann (potentiel wäre es möglich) ist, dass die Beziehung also die Relation nur denkbar ist, und zwar nicht materialistisch sondern metaphysisch. und auch der Begriff Kraft ist schwer materialistisch zu denken.

Samstag, 27. November 2010

savaş

Lenin icin savaş (Clausewitz'in tanimininda oldugu gibi) politikanin baska araclarla - siddet ile- devamidir. O yüzden Lenin'e göre belirli bir savaşin hangi tarihsel kosullarla gelistigini, savaşi hangi siniflarin hangi amacla yönettigini incelemek lazim. Bu ayni zamanda Lenin'nin (Marx ve Engel'de oldugu gibi) savaş siddetini kabul ettigini gösterir. Emperyalist savaş anlayisi ama düsmanini yok etmekten cok, onu ezip köle etmek, iktidar enstrümanlarini nötrleştirmek ve yeniden insa ettigi iktidar iliskilerinin bazinda kendi amaclarini kabul ettirmek, dolayisiyla burda amaclanan baristan cok emperyalist bir haydutluktur. Clausewitz'e göre bu durum savaşin sivil metodlarla devami olurdu.

son care şiddet denildiginde insan varligiyla catiştigi icin kabullenmekte zorlaniyor. öte yandan şiddetin bir cok surati var, bunun ceşitliginide zaten en cok kapitalizmden ögrendik. baska bir yazimda kapitalizmin kara listesinden bahsetmistim, ama güncel bir örnek vermek gerekirse bu kara listeden: Amerika'da her sene 8 000 vardiyali isci uykusuzluktan dolayi trafik kazasinda ölüyor. Vardiyali isci sayisi bugün dünyanin ücte birini kapsiyor. caliş yada öl mantigiyla isleyen bir sistemin icinde bu tür durumlarin olmasi sasirtmamasi gerekir artik.
kapitalizmin şiddeti denildiginde hep insan ölümü düsünülmek zorunda degil, özellikle kapitalizmin büsbütün oturmamis oldugu Türkiye gibi ülkelerde iscilerin bazen şefleri tarafindan nasil bir (psikolojik, sözlü, sözsüz, vs..) şiddete maruz kaldiklarini tahmin etmek icin büyük bir hayal dünyasina ihtiyaci yok insanin.
O yüzden kapitalizm şiddet uygulamiyor neden biz uygulayalim demek yanlis bir yargi. bunun üzerine sadece 'daha ne uygulasin?' demek uygun bir cevap olur.

Sonntag, 14. November 2010

pozisyon II (dedüksiyon problemi)

humboldt'un cok meshur bir sözü vardir 'hic bir yerden bakmak bakmak degildir' diye. mutlaka bir noktadan dünyayi algiliyoruz, yani her zaman bilsekte bilmesekte bir pozisyon sahibiyiz. Isin zor yönü  aklin mutlakligi, zekanin eldekini, gönlün maneviyati arzulamasi. er ya da gec bir kimlikle hesaplasarak (ya da hesaplasmayarak) bir gömlege bürünüyoruz, ne diyor foucault 'izm'ler düsüncelerimize giydirilmis yanar gömleklerdir', bu ideolojilerin yani sira birde etnik kimlikler var, yani dil dedigimiz sirtimizdaki atlas, gercege/gerceklere göre yapilanmis kimligi barindiran ayri bir diyar.
devami gelicek..

Mittwoch, 3. November 2010

mutfak

komünizm mutfakta baslar. Brecht'e göre öyle degilmis, mutfakta zaman kaybedermis komünist.
very paradox.

Dienstag, 2. November 2010

nehrin öbür tarafi

'kis depresyonu mu' diye soruyor, 'o nasil bir sey' diye merakla soruyorum, oysa mevsimlik depresyonlari atali cok oldugunu bilmiyor, bilmeden konusmaya devam ediyor..
ne kadar naif diye düsünüyorum, bir an icin acaba icini biraz karartsam mi diye tartmaya basliyorum,
vazgeciyorum cünkü bütün o tepeden bakisi ve cok bilmisligi onu yine sevimli kiliyor, 'bosver' diyorum hem ona hem kendime.

Donnerstag, 21. Oktober 2010

pozisyon

insanin sadece tarihsel bir varlik oldugunu iddia eden özne bunu hangi pozisyondan söylüyor? yada sadece biolojik bir varlik oldugunu iddia eden? neden bu tür radikal pozisyonlari savunan arkadaslar reflexion yapmazlar ki. oysa bu tür bir reflexion özellikle bu tür iddialarda cok daha gerekli.  bunu iddia ettigi pozisyon tarihselligi asan bir boyut, tarihsel oldugunu tespit edebilmesinin kosulu zaten bu boyut: akil. sadece akil bütün bir tarihin üstüne cikip onun hakkinda yorum yapabilir.

Freitag, 27. August 2010

Tanri fikri

eger iyiligi insan akliyla buluyorsa (Platon), yani Tanri böyle emrettigi icin degilde kendi akliyla ikna oldugu icin, o zaman Tanriya ne gerek var sorusu doguyor tabi. Ama zaten Tanri fikri iyiligi emrettigi icin varolan bir fikir degil (tabi ki bazi aptallar 'Tanri emrettigi' icin iyilik pesindeler), daha cok insanin kendini dünyada pozisyonlandirmaya, anlamlandirmaya calisirken vardigi bir sonuc.
Platonun bu düsüncesi Tanri fikrini gercekten ortadan kaldirmaya yetiyormu peki?
    Picasso - Guernica

insan hali

bazen icinden cikamadigim haller var - der insan, evet insan arada bir icinden cikamadigi hallere düser, onu hayata yabancilastiran, hatta kendisine yabancilastiran 'halleri' onu derbeder eder. Ayni zamanda mutlu oldugu halleride vardir insanin, ya da hic bir kavrama sigidiramadigi halleri. Ve genelde hal zaman sürecinde kestigimiz bir noktadan cok bir sürec, ya da hala olmakta olan bir durumun adi. durumun bir sifata yerlestirmeye calismayan, bölüp kategorize etmeyen, durumu bütünlügüyle ele alamaya calisan bir kavram denilebilir.kendimize herseyi nesnelestirmeye calistigimiz dünyada, herkesin az cok bilimsel mantikta düsündügü dünyada özne, nesne, nesnellik, nesnelestirme, sonuc gibi kategoriler cok önem ifade ediyor.
bu yaziyi o unutulmus, ici bosaltimis kavramin hatrina yaziyorum, belki tekrar bir kariyer yasayabilir dillemizde, bilincimizde ve dünya ile olan iliskimizde. bu unutulmaya mahkum edilmis kavram: hal (almancasi Zustand). 
en son sufizmin geleneginde gözüme carpti bu kategori, ve orda anlatilmasi güc olan bir durumu anlatirken kullanilan bir kavram oldugu dikkatimi cekti. Bu hal dedikleri sey aciklanamazmiydi? muhtemelen aciklanabilirdi bir iki sifat ile, ama bu durum sanirim sufilerin dile olan kuskulariyla aciklanabilir. Ama nasil Hegel icin özne töz olmakla beraber töz de özne ise, ayni sekilde sufizmde özne sifatiyla örtüsüyor, yani birini digerinden ayirt edemiyoruz. özellikle vahdet-i vucüt felsefesinde özne dünya ile örtüsüyor, yani toprak ile, su ile vs.. örtüsüyor derken birbirinden ayirt edilemiyor anlaminda kullandim. Belki bu yüzden insandan ve dünyada bahsederken hal kavramini kullaniyorlar, benim bu kavrami bir kategori olarak ele almamin sebebi bir kavramdan cok bir düsünce bicimi olarak orda karsima ciktigi icin, ve belki herseyi atom parcalarina ayirt eden cartezyan düsünceye karsi kafa tutarken kullanilabilcek bir kategori olusu.


Freitag, 2. Juli 2010

Ibrahim



Tabi ki Ibrahim tarihte insan kurbani veren tek kisi digil. 
bu tür rituelleri Mayalarda, Inkalarda, Wikingerlarda vbz. inanclarda, kabilelerde görebiliriz. 
Dindar insanlar icin Ibrahim katil degildir (ki zaten oglunu öldürmemistir, ama bu niyette olmasi önemlidir). 
Bu davranis kendisini ne etik boyutta ne de rasyonel boyutta
gerceklestirir. tam anlamiyla dini mantik icerisinde yer bulur;
cünkü dini ikna söz konusudur. 
Ibrahimi bu boyutta ele alan Kirkegaard'tir, yani katilmidir degilmidir konusunuda. benim icin burdan cikan soruda:  bu gelenekte durup (hiristiyanlar), Ibrahime hak verip, yinede dini bir ikna yüzünden kendisini kurban eden insanlara tepki göstermek biraz celiskili degil mi? Ya da söyle mi söylenmesi lazim, din kendi icinde bir evrim gecirdi bu tarihte
o yüzden onlar da artik Ibrahimin kurbanini kabul etmiyorlardir, o yüzden onlar bir sürü müslümanin yaptigi bu bombali intihar girisimlerini yadirgiyorlar.
Bu tür girisimleri yargilarken belki biraz tarih-bilinci ile yargilamak lazim. Öte yandan bu üc monetist din en gec Ibrahim örneginde insan kurbani vermekten vazgecmis ve kurban nesnesi olarak hayvani secmistir. Ama bir kurban olgusu hep var gibi gözüküyor, Foucault'inda bahsettigi gibi kurban mevzusu antik yunan'dada karsimiza cikiyor. Bunun disinda üc büyük monoteist dinde (ki hayvan kurban etme mevzusu bu boyutta fakirlerle olan paylasim yüzünden isteniliyor, ama genelde vicdani susturmak icin gaddar bir eylem olarak görüyoruz simdi) bir baskasini din ugrunda kurban etme diye bir fenomen yok, bu daha politik yani real boyutta karsimiza cikiyor, mesela hacli seferlerinde öldürülen insanciklar ya da müslümanlastirma savaslarindaki verilen kurbanlar.

What ever, Ibrahimin bu davranisi rasyonel boyutta oldukca yalnistir, orasi malum.
problem sanirim hem bu üc boyutun arasindaki celiski, yani rasyonel ya da etik boyuttan dini-mantik boyutunda verilen kararlari yargilamanin zorlugu. hem de Ibrahime hak verip Ibrahim gibi davrananlari yargilayanlar.


Sonntag, 23. Mai 2010

özgürlük - materyalizm

filozoflarin ve nörofizyologlarin arasinda en az on seneden beri süren ve son bes seneden beri dorugunu yasayan tartismada dünün marxistlerinin nörofizyologlari ve beyin arastirmacilarini savunmalari  gercekten cok garip.

Bahsi gecen tartismada nörofizyologlar özgürlügün varolmadigini, bunun insanligin en büyük yanilgilarindan bir tanesi oldugunu, herseyin önceden nöronlarin arasinda bir programlama ve hesaplama oldugunu, ve özgür iradenenin insan beyninin hic bir yerinde bulunmadigi icin insanin biolojik bir robot oldugunu iddia etmelerinden ibaret. filozoflar beklenilen tepkiyi göstererek özgürlük kavraminin bir metafizik kavram oldugunu ve maddeye indirgenemiycegini, özellikle makinelerle arastiralamiycagini savunuyorlar. tartismanin kabaca özeti bu.

bu tartismada nörofizyologlarin tarafini tutan garip marxistleri pek anlayamiyorum, muhtemelen hoyrat bir materyalizm anlayisindan kaynaklanan bir yaklasim ve metafizik gölgesinde olan herseye önyargili yaklasimlari. hal böyleyken herseyi maddeye indirgeyen ve bu yüzden kolayca aciklayabilen teorilere yenik düsüyorlar.
özgürlük kavramini belki marx'tan baska hic bir filozof bu kadar fazla kullanmamistir - ve ugrunda savasmamistir. bugünün bilim anlayisi neoliberalizmle el ele gelistigi icin, neoliberalizm bu bilimlerin aldiklari sonuclari piyasada kendi avantaji haline getirebildigi icin ve sürekli insana bu sistemden baska bir alternatifleri olmadigini empoze ettigi icin tabi ki Wolf Singer gibi nörofizyologlarin arastirmalari bu faşist sistemin isine yariyor. Bu tür bir yaklasimi sadece metafizik düsmanligi yüzünden ve bu sebepten dolayi hayatini bu önyargi üzerine kuran basit ve hoyrat bir materyalizm anlayisinin savunucularina marx'i yeniden okumalarini öneriyorum. marx ampirik egilimleri oldugu kadar rasyonel egilimleri olan bir düsünürdü, düsüncelerinde - teorilerinde bir cok metafizik kosullar yapardi, bunun en belirgin örneklerinden bir tanesi mesela 'görünüsü' diyalektik sekilde aciklamasi, ve bunun gibi bir sürü örnek..
metafizigi sadece fizik ötesi bir alan olarak ele alan ve bu alani tanriyla yada anlasilamayanla bagdastiran bir ziyniyetin kinadigi esoterizmle ugrasan dogmatik ziyniyetin hic bir farki yok. bu isler marx okuyup, üstüne biraz komunist literatürle halledilcek isler digil, yetse yetse kavramlarla biraz hava atmaya yeter.

Freitag, 19. März 2010

postmodernizm - postfaşizm (1)



bastirilan herseyin geri dönecegini bilmek icin peygamber olmaya gerek yok sanirim. heidegger, spengler, bäumler ve klages'in faşist yazilarinin fransiz felsefesi tarafindan benimsenmesi direk faşizm gelenegine bir bağ kurmasiyla olmadi. ilkin cekimser, sonra biraz tereddüt ve sonunda coşkulu bir sekilde bu metinler yapisalci ve postmodern düsünen Fransa tarafindan benimsendi. Sanki bu prä-faşist metinlerin fransizlarin ellerinden gecerek tekrar almanlara dönmesi politik-etik bir sansürden gecmesi gibi, sanki bu politik alanda asiri problemli bir durusu olan düsünürün metinlerinin tekrar kabul etmenin kriteri fransizlarin begenisi oldu.

Bu konuda Manfred Frank'in yaptigi teşhis o yüzden cok önemli: Yeni fransiz düsünce akimina -klasik yapisalcilik ve egzistansiyalizm sonrasi- biraz detayli baktigimizda, karisimiza cikan tabloda cok kez aktuellestirilmis ve ilerletilmeye calisilmis ama icinde hala belirgin olan iki dünya savasi arasindaki alman rasyonalizm elestirisini görürüz. Ayni zamanda nasyonal sosyalizmi isleme döneminde kritik teorinin ve dil analizinin tekrar güncellesmesininde bir tesadüf olmadigini söylüyor Frank.
Cünkü olani anlama dönemiydi, dolayisiyla dil felsefesinin kariyeri burda basliyor, ve felsefe cümlenin formal kosullarinin analizi haline geliyor. Artik evrensel teorilere karsi mütevazi, ve senelerce baglantisini kaybettigi seylere karsi büyük bir ögrenme hevesiyle alman felsefesi tekrar felsefe dünyasina baglantiyi kurmus oldu. Bu da zaten Hegel'in alman felsefesi üzerine kurdugu rüyalara sanirim en büyük darbe oldu.

Martin Heidegger

Ayrica rasyonalizme olan düsmanligiyla ve olaylara olan rölativizmiyle ne kadar  faşist bir yapiya sahip olduklarinin farkinda digil postmodernciler. politik boyuttaki basirisizliklari felsefeye mal etmek cok populer bir davranistir, ama sürgüne vurmadan iyice incelenmesi gerekilen bir olay. tabi ki filozoflarin politik hayati etkilemedigide bir yanlis. ikinci dünya savasindan sonra idealizm, rasyonalizm, marxizm vbz. düsünceler diskalifiye edilmesi gercekten cok cahilce bir davranis. Evet Hitler Nietzsche okurdu, ve mussolini'de (istek üzerine hitler mussolini'ye Nietsche'nin kitaplarini göndermistir, ayni zamanda mussolini detayli bir sekilde Marx'ta okurdu). Ve evet Nietzsche hem alman irkini cok asagilar hemde cok yüceltirdi, ve ayni zamanda bir antidemokratti.

Eee hitler Nietzsche okudugu ve mussolini Marx okudugu icinmi idealist  yada rasyonel felsefe diskalifiye oldu? olaya biraz mesafeli yani ilgi ve duygulardan uzak bakildigi zaman almanya'da hitler öncesi, hatta Nietzsche öncesi bir kimlik kompleksi yasandigi farkina varilir. 18. yüzyilda fransiz devriminden sonra almanya bir tür nasyonal komplex, milli kaygi icerisindeydi.

Schlegel, Tieck, Schiller gibi sair ve yazarlar yeni bir ulus bilincinden bahsediyorlardi, "bizim fransizlardan neyimiz eksik" gibi sloganlar atiliyordu her yerde. Artik derin bir komplex olusmustu, alman dili yeni yeni resmi dil haline gelmis, romantizm diye adlandirilan bu dönem ayni zamanda toplumun tamamen endüstrilestirillmesine tepki olarak dogmustu (kendilerinden sonra ne kadar degisti o toplum bir bilseler, bugünki adiyla neoliberalizm), alman irki ve özellikleri hakkinda arastirmalara baslanilmis ve övücü teoriler kurulmaya baslamisti, komsularinin 'üstünlügü' bir türlü sindiremiyorlardi. Asil alman komplexinin baslangici buradadir.

Nietzsche'ye ve heidegger'yada burdan bakilip bu unsurlarla degerlendirilmesi gerekir. Ikisinin arasindaki büyük fark: nietzsche hir bir zaman heidegger'in yaptigi gibi nasyonal sosyalist konusmalarda bulunmamistir. Bunun yanisira heidegger NSDAP'ye isteyerek -profesörlere zorunlu digildi- üye olmustur, ve yahudi meslektaşi Eduard Baumgarten'i ihbar edip onun kürsüsüne gecmistir. Isin en ilginc yani, bütün bunlari yaparken yahudi bir sevgilisinin (Hannah Arendt) olmasidir. heideggerin durusu gayet net, ama Nietzsche'nin bir nazi oldugunu kimse kolay kolay iddia edemez, yada iyice okuduktan sonra etmemeli diyelim. bununla beraber politik sahnede yer alan ruh hastalarinin yanlis hareketlerini bütün bir felsefe tarihine mal etmek elbette basit. ve bilindigi gibi basit olani secer insan.

elbette insanlar hatalar yapiyorlar, mesela Rousseau pedagoji hakkinda teoriler yazmis ama cocuklarini yetimhaneye birakmistir, yada aristoteles insanin müthis özelliklerinden bahseder ama kölelige karsi digildir, buna benzer bir sürü tutarsizliklar vardir, ama iclerinden en migde bulandiricisi irk düsmani olmak, ve bununla kalmayip bir düsünür oldugunu iddia etmek. Yinede heidegger'da bu tarih düzlemi icinde, yani almanlarin 18. yüzyildan beri süregelen gelenegi icinde degerlendirilmesi lazim. Her ne kadar heidegger'in sahsiyeti tutarsizda olsa felsefesine bir bakilmasi lazim. dogruya dogru demek aklin borcu, ister o dogruyu yazan faşist olsun ister nazi.

Dienstag, 9. März 2010

fizikalizm

dünyayla olan iliskimizi belirleyen herhangi bir fikir yada ideoloji bizi dünyayla baristirmakla beraber aklin gelismesine acik olup, gündelik hayatimizdaki hareketlerimizi yapilandirip düzenleyebilen rasyonel prensiplerden olusmali. (böylelikle toplumsal bir yapisi olmasi gerektigini belirtmeyi önemsiz buldugum icin parantez icine almakla yetiniyorum).
dolayisiyla fizikalizm, psikolojizm, nihilizm, formalizm (lojik) ilkin indirgemecilik kapsaminda cok basarili duruslardir.
iclerinde en aptal durus ise fizikalizmdir, zarari sadece akla olmayarak ayni zamanda fizik disiplininedir. fizik bize bugün gerceklerden cok varsayim üzerine kurulu modeller sunsada, endüstri icin calissada fizigin önemini anlamayana anlatmak zaten gereksizdir. bununla beraber fizik (bilimi) zaten gerceklerle ugrasmaz, sadece olgulari arastirip tanimlar demekte sanirim önemsiz, ama burdan yola cikarak sadece fizik dünyasinin dedigine inanirim diyen kisi fizikalizm savunucusudur.

Gercekten fizigin hic bir zaman gercegi bulmak gibi bir iddiasi olmayarak -zaten uyguladigi metot buna izin vermez, o buldugu sonuclari diger disiplinlerin yorumlarina acmistir. kendi icerisinde sadece fiziksel modellerin (Bohr/Einstein, Heisenberg,..) celiskisiyle ugrasmayip ayni zamanda kavram tanimlama savasi vermistir; mesela einstein öncesine kadar kütle tanimi yoktur ve bugünkü kullanilan kütle tanimi yine einstein'dan ve termodinamiktendir, yada bir baska örnek olan enerji tanimi. burda tanimdan kast formalize etmek, yani hesaplanabilcek bir denkleme, formüle oturtmak demek. fizik disiplini dedigimiz zaman karsimizda bize bugün dünyayi aciklamaktan cok olgulari tanimlamak zorunda kalan bir disiplin cikiyor.



zaten isin ilginc olan yanida hic bir fizik okuyan arkadasimin, yada kitabini okudugum fizikcinin fizikalizm savunucusu olmayisi, tam tersi hep disiplin disi olan insanlarin bu durusu savunmasi - gerci bunun sebebide zaten bellidir. ayni sekilde bu fenomen bütün diger disiplinler icinde gecerli. burdan sonuc olarak cikardigim: insan anlamadigini ya yüceltiyor yada kücümsüyor. ne zaman yüceltiyor ne zaman kücümsüyor sorusunun cevabida sanirim: egilimine bagli olarak olsa gerek.

Mittwoch, 3. März 2010

pragmatist olmak zorunda kaldigim tek konu

elbette herseyin bir mantigi var, elbette, ve elbette anlamadiklarimiz bir sekilde kendince hakli, herseyin ta basina kadar gidilse bile bu birsey kazandirmaz, murathan mungan sanirim bir yerde 'cennet neyi yitirdikten sonra aradigimiz' diye bir soru soruyor, benimse bu aralar merak ettigim acaba insanin genel halinin dünyayi dogal olarak algilamasimi. insanlar dünyayi dogal olarak algilamadiklari icinmi psikolojik problemler yasar, yada bu sacmaliga katlanamadiklari icinmi intihar ederler.
dünyayi artik dogal olarak algilayamamak bu dünyada yasama yetkisini kaybetmekmi demek. bu aklin iflasimi demek acaba yada aklin gelisimimi, hatta belki bu olmasi gereken durummu. neyden sonra kaybedilir bu dogallik, neyden sonra geri dönülmez bu siradanliga. bu siradanligi kirdiktan sonra yerlesilen yeni boyut yine yeni bir siradanlilik getirir, peki bunun sonu nereye gider? o yüzden aman ne ta derine nede ta yüksege, en son yapilmasi gerekende ta eskiye gitmek.

insan aklinin bir archiles eksenine ihtiyaci vardir, görüldügü gibi bu eksen sacma sapan olsada bir sürü insani hayatta tutuyor, ona bir siradanlilik, dogallik sagliyor, ve oldukca 'saglikli' bir durum yaratiyor. sonucta hayat söz konusu degilmi? yani gidilen yol ne olursa olsun bir siradanlilik yaratiyor, yani insan sadece dogal buldugu ortamda 'saglikli' yasayabiliyor. en mantikli fikir bile siradanlilik yaratmasi lazim, dünyaya olan yabancilik duygusunu ortadan kaldirmasi, insani bu dünyayla baristirmasi lazim.

dolayisiyla siradanlilik 'saglikli' bir hayatin kosulu. insana dogal gelmeyen bir dünyada insan o dünyaya nasil adapte olabilirki, olamaz, bir sekilde yasar iste ama olamaz, insanlarin, doganin, objenin, kendisinin dogal oldugunu düsünmezse bunu hic bir daha üstün fikre oturtturamaz, hic bir ideoloji bu eksigi kapatamaz. o yüzden olaylara yada insanlara vs. yabancilasma durumu dozunda uygulanmasi gerekilen bir metot, ve bu yolda yol alinilmissa siradanlilik, dogallik yaratan bir yola girip ordan cikmali, cünkü sonunda kadar gidildiginde artik bir cikis kapisi icin cok gec olabilir.