"Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hiçbir şeyi" (Yalniz bir Opera - Murathan Mungan)
hayir hayir buraya gelirken bir sürü sey bir cok kisiden ödünc alinarak gelindi, örgendiklerimizi, anladiklarimizi, anlamadiklarimizi, biz dediklerimizi ve demediklerimizi. belki cogu yerde kendimize sagdik kalmak istedigimiz icin, ve bir cok yerde bunu basardigimiz icin, hic kimseciklerden bir seyi ödünc almadigimizi düsünüyoruz. zaten ne farkeder, mesele ödünc alinanlarla kendine sadik kalabilmek degilmiydi zaten. mevzular, meseleler, olaylar, konular, anlatilmak istenenler, anlatilamayanlar, derinlerde ararken yüzeyde kesfedilenler..
evet ama surasi dogru 'uzun uzak yollar icin her menzilde at degistirildi' hemde bircok kez, bu atlar degistirilirken ne garip sancilar, ne utanmisliklar yasandi, olmasi gerekilenin suana kadar olmayisinin utanci, bu anlamda bir varolus-utancinin bilinciyle geldik. atlar degisti, fikirler degisti, etraftaki insanciklar degisti, dücünceler, ideolojiler degisti, kant'la baslanilmisti yola, nerden nereye.. kant'in son yazilarini (anthropoloji) okumayanlar kant'in kati bir özne kavrami oldugunu savunurlar, oysa kant'ta hicbir özne tanimi yoktur, olsa olsa bir insan tanimi vardir, o da insanin düsünebilen bir varlik oldugunu söylemesidir, ama bu son projesinde özne cok sonlu, cok patholojik bir varlik olarak karsimiza cikiyor insan. kant insanin kirilgan bir özne oldugunu biliyordu, ama belkide kabul etmiyordu, son projesindeki kitaplarda (anthropologie in pragmatischer Hinsicht) insanin suanki haline bakildiginda gelecege dair hicbir ümit göremedigini söylüyor, ben kendi adima hic alinmiyorum, söyle tarihe bir bakildiginda da o anlamda pek yanilmis sayilmaz.
bir attan diger ata koca bir adim vardir, ve binildigi zamanda terletir, bu da Mungan'dan dogru bir tanim. ben tezimin son cümlelerinde beni cok terleten, cok yoran söyle bir soru ile karsi karsiya kalmistim: ilkin iliskiyi düsünebilmek lazim, iliski nedir? bunun cok metafizik bir kavram olduguna karar kildim sonra, iliski hep varsaydigimiz bir sey, iki nesne arasinda cikan sonuclardan orda bir iliski var sayiyoruz. lacan icin özne bir signifikantin baska bir signifikanta olan iliskisidir. iki anlam arasindaki iliskidir özne - der. lacan bu metafizik bir iliskidir demiyor ama özne hakkinda iddia ettigi tanimida kanitlamiyor (oysa tersinden bir dedüksiyon ile yapilabilirdi belki), zaten böyle bir tarzida yok, farketmez. yinede gayet metafizik bir tanim, nerdeyse (dogrudan) kanitlanamaz. özne sadece cümleyi kuran degildir, o at ile menzil, ter ile gece arasindaki iliskidir, odur o ata binen, odur o yollara cikan, 'yeniden ve yeniden'..
Sonntag, 14. Dezember 2014
Dienstag, 31. Juli 2012
Ben ve Ben-olmayan..
yabancilasmanin kosulu kendini bilme, bulmadir -demistik. eger diyalektik hegelin diyalektigi gibi bir diyalektik anlayisi ise o zaman insan sürekli kendini bulma ve yeniden yitirme icerisinde olmasi lazim sonucuna ciktim. bu bir cikarim, Hegel'i birgün bastan asagi anlayana kadar -diyelim. gecenler Hegel'deki "Ich" und "Nicht-Ich" yani "Ben" ve "Ben-olmayan" paragrafina baktim yeniden, "Ben" "Ben-olmayan" ile hep bir iliski icerisinde diye yaziyor, kendisine kendisini ancak objelestirerek, yabancilastirarak bakabilir, mesela iki gün önceki Ben ve simdiki Ben, bu ayrim tabi ki bir bütün icerisinde, yani her zaman coktan sentezlesmis, burdaki sentez bir sürec sonucunda yani bakis, bakista ki ayrim sonucunda olmuyor, özne her zaman coktan bir senteze ugramis olarak kendini kendine nesnelestirip bakabiliyor. bu düsüncelerin benim yabancilasma ile olan düsüncelerimle yakindan bir alakasi yok, ama ayni mantik icinde. Hegel özne o kendi-olmayanla daireyi cizip tekrar kendine gelir diyor, gelmez ise kendini kaybetmis, yani belki artik cildirmistir diyor, cünkü kendini kendisiyle kimliklestiremiyor. korkunc bi düsünce, neyse. (ama unutmamak gerekir ki bu Hegel deki kendini bulan Ben hem ayni hem baska bir Ben, yani degismis ama yinede ayni Ben). benim söylemeye calistigim sey de bu zaten, eger bir yabancilasma söz konusu ise öznenin kendini buldugu, ya da bi aralar bulmus oldugu kosulu yapiliyordur orda. eger bunu duragan düsünürsek bir zamanlar kendini buldugu halde yitirmis oldugu bir özneden yola cikariz, ama eger diyalektik düsünürsek özne hep kendini bulma ve kaybetme halinde, özne sürekli bir Ben ve Ben-olmayan hali icinde. o zaman bu mesela piskoz yasayanlar icinde gecerli olmasi gerekir, piskoz insanin sadece bir hali, bir anlik hali olmasi gerekir. belki kendine yabancilasan en belirgin hali, ve bir diyalektik icinde özne kendisini yine bulabilir. ? Zizek Lacan'daki piskoz anlayisina göre gerceklige (Real) en yakin olan öznenin piskoz yasayan özne oldugunu yaziyor, bu mantiga göre piskoz geciren özne belki en devrimci özne olmasi gerekir, cünki bu gerceklik oyununu (sembolik düzeni) kirip baska bir gerceklik algisi yasayip artik sembolik düzen ve Real olan arasinda duruyor 'piskoz sonrasi'. artik her ikisine bir yabanci, ya da her ikisinin kurgusuna dahil. belki psikozu positif bir okumadan gecirmek lazim, kimin neye yakin oldugundan cok insanin insan hallerine olan algisini, dolayisiyla insan-dünya iliskisini daha iyi kavrayabilmek icin..
(Ich und Nicht-Ich: Hegel, Phänomenologie des Geistes, S. 23)
(Foto: http://www.ariva.de/forum/So-haben-Sie-die-Erde-noch-nie-gesehen-270079)
(Ich und Nicht-Ich: Hegel, Phänomenologie des Geistes, S. 23)
Montag, 16. Juli 2012
yabancilasma ve birlik
okul bitti, eski yazilarima bakiyorum, ne kadar cokbilmislik var, yazdigim tez, ugrastigim konular su son bir senede beni cok belirledi, eski yazilarimda göremediklerimi görebiliyor gibiyim, insanin kendine olan yabancilasmasini iyi kavrayamamisim mesela, sebep daha cok toplumsal kosullarda ama dogru bir yere oturtamamisim, evet belki cok fazla idealistlik yapmisim, bu kendine-yabancilasma mevzusu beni cok uzun zamandan beri mesgul eden bir konu, üzerine düsündügüm zaman var saydigi kosulu aklima geliyor, yani kendine yabancilasman icin kendini önceden taniman, kendinle bir olman gerekiyor, ne zaman kendiyle birdi insan yabancilasmadan önce acaba, yani kimligi ne zaman kendisiyle örtüstü ki, evet tarihsel bakmak lazim olaya biraz, ayni zamanda cok aci veren bir durum, bir toplumun tamamen yabancilasmis bir sekilde yasamasi, ömrünü böyle gecirmesi su kisacik hayatlarinda, agir bir durum. sanki yaptigimiz hersey bu yabancilasmayi bastirmak, görmezden gelmek, sürekli alkol icmek gibi, cok yogun bir siziyi bastirmak, yeni insanlar aramak etrafimizda, baska meselelere yogunlasmak, bagimliklar bulup "yasamak", sanki gercekten hersey bu yabancilasmayi susmak, yenmek, üstesinden gelmeye calismak, yalanlamak, bir sekilde kendinlik hissetmek, ama ne zaman kaybedildi, ya da hic var oldumu bütün saglamligiyla, bütün özüyle, bütün kendiligindenligiyle bu ben, neyse. cok trajik, ama ugrasmaktayim.
Donnerstag, 12. Juli 2012
Mittwoch, 11. Juli 2012
Dienstag, 29. November 2011
Samstag, 5. November 2011
ERINNERUNG AN DIE EINHEIT 101
Es ist nicht wahr
weil es nicht wahr sein darf
dass es je
eine EINHEIT 101 gab
die von Isreal aus
über die Grenzen ging
und Araber tötete
Männer Frauen und Kinder
Es darf nicht wahr sein
daß Medizinstudenten
in Israel
denen die Orthodoxen
das Beschaffen von Leichen
zum Sezieren zu schwer gemacht hatten
Leichen bestellten
bei der EINHEIT 101
Es darf nicht wahr sein daß
der jordanische Offizier
dessen Erschießung man zugibt
in Wirklichkeit
ein libanesischer Arzt war
(Dr. Manzour unterwegs zu einem Patienten)
der Meir und Schlomoh
vergeblich bat um sein Leben
Von der EINHEIT 101
hat die Armee keine Kenntnis
obwohl die Einheit
jeden Streifzug im Vorhinein
dem Distriktkommando gemeldet hat
um bei der Rückkehr
nicht unters Feuer
der eignen Leute zu kommen
Erich Fried aus „Höre Israel“
Samstag, 29. Oktober 2011
yasagin verimi
Paulus ve Lacan'a göre öznenin yasak iliskisi cok verimli bir iliski - bunu ne positiv ne de negatif görüyorlar. yani yasak oldugu icin bi takim 'günahlar' cigneniyor, arzu iliskileri kuruluyor. bir eksiklik bir orda olmayani arzulama durumu, tabi ki sadece yasak olanla insa olmuyor bu iliski. mesela felsefe tarihinde söyle bir prensip herkes tarafindan kabul edilmis: celiskisiz düsünce. misal: üzerinde yazdigim masa hem kirmizi olup hemde siyah olamaz, ya kirmizidir ya da siyahtir. baska bir örnek aristotelesten olsun: yürürken önümde bir cukur görüyorum hem o cukura basinca düsebilcegimi düsünüp hemde düsmeyecegimi düsünmem bir celiski. bir karar verip ya basmam ya da basmama gerekir, her iki eylemi ayni anda yapamam. cok kaba üstünden gectim ama sanirim örnegin icindeki mantik net. simdi A = A örneginde tamda bu söyleniliyor, A ya masadir ya masa degildir, A ya cukurdur ya degildir, ama her ikisi ayni anda olamaz. eger A = A ise o zaman burda bir celiskide yasaklanmis oluyor yani tertium non datur, bu ikilem icinde bir ücüncü alternatif yasaklaniyor. bunu anlatmasi cok daha güc. ama A = B demek bizi bir yere götürmez, ben cukura düsüp düsmeyecegimi kestirirken cukurun bir merdiven olabilcegini düsünmem sacma olur. ya cukurdur icine düsübilirim ya da degildir üstünden gecerim, bu iki alternatif arasinda düsünürken bir ücüncü B cikmasi aklin calisma bicimine denk degil, denk olmadigi icin ücüncü alternatif yasaklanir. bu anlatim bicimi cok kaba oldu ama asagi yukari bu denmek isteniyor bu ilke ile, yani türkcesi sanirim özdeslik yasasi.
aklimiz böyle calisirken sürekli bir celiskide takili kalmamizin sebebi bu olabilir mi acaba, belki hicte akil tembelligi degildir. yani celiskilerden uzak durmaya calisirken belki tam da bu Paulusun bahsettigi yasak iliskisi bizi kendimizle tutarli düsünme biciminiden alikoyuyor olamaz mi? celiskisinin varligi, celiskiye düsmek, yasagi kirmak, tutarsizligi yasamak belki cok cazip geliyordur, belki Freud'un Todestrieb'i budur, belki bu iki dogru arasindaki cazip iliski icinde varolabiliyoruz. Sigarayi icmenin zararli oldugunu bildigimiz halde iciyorsak, vs. vs. bu bizim kendimizi hayatta tuttma güdüsünün tersi olan ölüm güdüsünün üzerimizdeki agirligi, kendi kendini yok edebilme ihtimalinin bilinci ve bunun keyfi neden olmasin.
Freitag, 14. Oktober 2011
bilgi
insanin bilgi iliskisi cok fenomanl bir sey gercekten. hegel bilgi kendisine geldiginde - ulastiginda cemberine yeniden baslar diyor. yani bilgi bilginin arkadasindan kosuyor - sürekli olarak. ama tabi hersey bilgi icin demek zor. mesela heidegger biraz daha romantik yaklasiyor olaya sevgilisine söyle hitab ederken "seni düsündügüm icin, sendeyim.." yani birisini düsünmek onda olmak demek, bu düsünceye ontolojik bir boyut kazandiriyor heidegger.
birazda su cikmiyor mu burdan: neyi düsünüyorsak ondayiz, dolayisiyla ne düsünüyorsak o yuz gibi cok subversiv bir söylem cikiyor. beynine bir sürü düsünce bicimini davet etmemis insanlarda biraz da bundan yakiniyoruz - ki bende kendimde bundan yakinirim - ne kadar azsin, ya da ne kadar bossun, sanki bütün o fikirler Dostojewskinin dedigi gibi insanin karakterini gösteren unsurlar. Kant'inda dedigi gibi insanin ruhunu fikirlerinde görüyoruz. ne kadarini icine almis ya da gelistirmis diye.. Hegel icin bilgi saf bilgi degil, tabi ki en cokta Ötekiyle kazanilan bilgi bu, hegel'in bir cok düsünürden cok daha modern bir düsünür oldugunu düsünüyorum, bize belki hepsinden daha yakin olan bir düsünce tarzina sahipti. bunun sebebide sanirim tamamen soyut kavramlarla calismasi sanirim.
birazda su cikmiyor mu burdan: neyi düsünüyorsak ondayiz, dolayisiyla ne düsünüyorsak o yuz gibi cok subversiv bir söylem cikiyor. beynine bir sürü düsünce bicimini davet etmemis insanlarda biraz da bundan yakiniyoruz - ki bende kendimde bundan yakinirim - ne kadar azsin, ya da ne kadar bossun, sanki bütün o fikirler Dostojewskinin dedigi gibi insanin karakterini gösteren unsurlar. Kant'inda dedigi gibi insanin ruhunu fikirlerinde görüyoruz. ne kadarini icine almis ya da gelistirmis diye.. Hegel icin bilgi saf bilgi degil, tabi ki en cokta Ötekiyle kazanilan bilgi bu, hegel'in bir cok düsünürden cok daha modern bir düsünür oldugunu düsünüyorum, bize belki hepsinden daha yakin olan bir düsünce tarzina sahipti. bunun sebebide sanirim tamamen soyut kavramlarla calismasi sanirim.
Sonntag, 25. September 2011
sorunsallar
universitedeki hiyerarside yükseldikce insanlarin apolitiklestigini düsünüyorum, sanki yükseldikce hayatin o tabanindaki problemlere yabanci kaliyorlar, o en basit sorunlari algilayamaz hale geliyorlar. cünkü o en büyük problemlerle ugrastiklari icin, ve o en büyük problemlerle ugrasanlara olan sadik olma duygusu onlari hayali satolarda yasamaya itiyor ve günümüzün, cagdas problemlerin yabancisi olmaya basliyorlar, ne bir göcmen sorununu bilip, ne ekonomik problemlere isaret eden ya da sosyolojik fenomenlerle herhangi bir baglanti kurup cözme girisimlerinde bulunmuyorlar. sanki felsefe asrin arkasinda kaldi oysa önünde yürüme gibi ickin bir söylemi oldugu halde. o anlamda tabi Zizek gibi adamlar her zaman daha basarili olur, olsun da zaten.
Samstag, 17. September 2011
insan hayalleri
adi Mustafa olsun, geldigi yer Türkmenistan olsun, zaten oralardan bir yerden geliyor, kendisi dostum olurdu.
cok zekidir kendisi, cokta iyi niyetli. kendi caginin son dinorozu. bir gün ikimiz yine konusuyoruz..
sicak, iyi niyet cercevesinde ilerleyen bir sohbet, her ikimiz kadin ve erkek hakkindaki düsüncelerimizi belirtiyoruz, biraz aci var ses tonumuzda, biraz da ümit, yasanmisligin verdigi kesinlik ve biraz da hayal. bu dalgalar ses tonumuzda akanlar, bir de tabi akmayanlari, ya da akipta duyamadiklarim var. kadin hakkindaki düsüncelerini dinliyorum, öfkeleniyorum. elestiriyorum, elestirme diyor. bütün erkekler bunu ister diyor. susuyorum. cok naif belki ama kirilmis bir kalple evime gidiyorum. he, ne diyor Kur'an ve daha öncesi Tevratta, bir kisiye yapilan kötülük sanki bütün kainata yapilmis. aynen öyle hissediyorum kendimi. kafasindaki model bütün kadinlari asagiliyor, ve sanki en cokta beni.
bir seyler kiriliyor, suna kalp diyelim. haysiyetime dokunan düsünceler.. kafamdaki Mustafa cöküyor icimde, neye daha cok kirilsam bilmiyorum, cünkü Mustafanin kafasindaki kadin gercege ihanet ediyor, her iki anlamda. ve Mustafada benim kafamdaki Mustafaya ihanet ediyor, gercek ideal ile yer degistiriyor. ve ben bu yer degisiminide kiriliyorum. nerde o zekasina cok güvendigim Mustafa, nerde bütün o asagilik seylerden ötede duran Mustafa.
Mustafa o andan beri dostum degil, uzak bir arkadas gibiyiz, bir daha bu konuyu konusmadik, ama sanki pandoranin kutusunu artik kapatmaya cok gec gibiydi, bir iki konuda daha ayri düstük, bir iki kez elestirdim, yine iyi niyetli, hakaret etmeden, incitmeden, yine sus dedi. o an anladim biz dost degilmisiz zaten. eyvallah, Mustafayida büyütmüsüm gözümde, oysa ideallerimle gerceklige anlayisli davraniyorum, ortayi hep bulmaya calismisimdir. neyse, zaten insanin en büyük tragedyasi kendisine benzeyenleri aramak degil mi?
sanirim bu kadin erkek iliskilerinde hepimiz idealistiz, cünkü varolmayani varolanla, ya da var olacak olanla algiliyoruz, sessizce talep ediyoruz, vs. vs. en realist iliskilerimizde bile bu böyle. o anlamda gercek ve en gaddar idealizm bu olsa gerek.
cok zekidir kendisi, cokta iyi niyetli. kendi caginin son dinorozu. bir gün ikimiz yine konusuyoruz..
sicak, iyi niyet cercevesinde ilerleyen bir sohbet, her ikimiz kadin ve erkek hakkindaki düsüncelerimizi belirtiyoruz, biraz aci var ses tonumuzda, biraz da ümit, yasanmisligin verdigi kesinlik ve biraz da hayal. bu dalgalar ses tonumuzda akanlar, bir de tabi akmayanlari, ya da akipta duyamadiklarim var. kadin hakkindaki düsüncelerini dinliyorum, öfkeleniyorum. elestiriyorum, elestirme diyor. bütün erkekler bunu ister diyor. susuyorum. cok naif belki ama kirilmis bir kalple evime gidiyorum. he, ne diyor Kur'an ve daha öncesi Tevratta, bir kisiye yapilan kötülük sanki bütün kainata yapilmis. aynen öyle hissediyorum kendimi. kafasindaki model bütün kadinlari asagiliyor, ve sanki en cokta beni.
bir seyler kiriliyor, suna kalp diyelim. haysiyetime dokunan düsünceler.. kafamdaki Mustafa cöküyor icimde, neye daha cok kirilsam bilmiyorum, cünkü Mustafanin kafasindaki kadin gercege ihanet ediyor, her iki anlamda. ve Mustafada benim kafamdaki Mustafaya ihanet ediyor, gercek ideal ile yer degistiriyor. ve ben bu yer degisiminide kiriliyorum. nerde o zekasina cok güvendigim Mustafa, nerde bütün o asagilik seylerden ötede duran Mustafa.
Mustafa o andan beri dostum degil, uzak bir arkadas gibiyiz, bir daha bu konuyu konusmadik, ama sanki pandoranin kutusunu artik kapatmaya cok gec gibiydi, bir iki konuda daha ayri düstük, bir iki kez elestirdim, yine iyi niyetli, hakaret etmeden, incitmeden, yine sus dedi. o an anladim biz dost degilmisiz zaten. eyvallah, Mustafayida büyütmüsüm gözümde, oysa ideallerimle gerceklige anlayisli davraniyorum, ortayi hep bulmaya calismisimdir. neyse, zaten insanin en büyük tragedyasi kendisine benzeyenleri aramak degil mi?
sanirim bu kadin erkek iliskilerinde hepimiz idealistiz, cünkü varolmayani varolanla, ya da var olacak olanla algiliyoruz, sessizce talep ediyoruz, vs. vs. en realist iliskilerimizde bile bu böyle. o anlamda gercek ve en gaddar idealizm bu olsa gerek.
Donnerstag, 15. September 2011
gecerken
okunmasi gereken cok kitap vardi, artik bir limana gelindi, bir sürü acik ile, eksik yerlerde hala kan durmak bilmiyor, ama basilan yer insani tasiyor, okunur, elbette zaman olursa okunur o kitaplar, quantumlardan tekrar baslanilir, zaman teorileri iyice oturturulur, platonun bütün diyaloglari ve aristotelesin en tartisilir yazilari ezber derecesine getirilir, hegelin fenomenolojisi, kantin pratik felsefesi, hatta postmodern filozoflar tekrar gözden gecirilir, sonra tekrar dostojewski okunur, binlerce not alarak, mutlaka izlenmesi gerekilen tiyatro oyunlarina yasanan cagi daha derinden hissetmek icin, yeninin ne kadar eski oldugunu anlamak icin, aslinda günümüzün insani olmak, yasadigimiz cagin bilincini paylasmak icin tiyatroya ve evet sergilere gidilir, saglam ve yeni bir müzik arsivi yapilir, iyi müzik mutlaka bulunur, spora devam edilir, vucüda iyi bakmak gerekir, kim bilir belki sigara gercekten birakilabilir, sonra daha politik olunabilir, hem pratik hem teorik aktif olunabilir, insan mutlaka kendi bilincine erismeli, kendisini tamamlamali. bir sekilde..
Samstag, 3. September 2011
sessizlik
gitme zamani geldiginde söylenecek pek bir sey kalmamistir, pek cok sey söylenildigi icin o noktaya varilmistir, söylenmesi gerekilenler o düsüncelermiydi, ya da düsünülmesi gerekilenler o fikirlermiydi, orasini düsünmek icinde artik cok gec. evet gectir. vaktinde yasanilmayan, söylenmeyen her düsünce icin gectir. adam gibi kalkilir o sofradan, adam gibi atilir bundan sonraki adimlar, erken ve gec noktalari arasinda oynanan oyunlar, aklin oyunlari, insanin oyunlari orda birakilir. belki hala bir kac rituele gerek vardir, bir kac sigaraya - iciliyorsa, bir kac müzige, bir kac adima, bir kac cümleye, ... önemli olan ses cikarmamaktir.
Samstag, 27. August 2011
sevismenin bilincteki kalite farki
sevisme eylemi kendisini sanki aklin tavsiye etmedigi insan üzerinden gerceklestirmek istiyor. bütün sevismediklerimizle sevismis olsaydik, yine ayni yola cikicakti. 'hakkimiz'/ 'dogru olan' oldugunu düsündügümüz insanlarla sevistigimizde yukardaki bahsedilen sevisme eyleminin bilinc farki ortaya cikiyor, bu bilinc farki da sevisme eyleminin bilincteki kalite algisi. (kalite algisi burda genel anlamda kullanilan kaliteden cok iki ayri olguyu birbirinden ayirt eden kriter olarak geciyor). o yüzden zaten sevisme arzusu bu anlamda ikiye ayriliyor, biri iste o fazla zorlanmadan olan sevisme arzusu digeride o dayanilmaz, karsi durmasi zor olan sevisme arzusu diyelim. cünkü bu sonuncusu kendisi icin yasak olanla sevismeyi barindiriyor, bu durumda aslinda karsi tarafin cekiciliginden cok, tamda bu eylemi bu sekilde gerceklestirmek asil cekici olan sanki, yani o yasagi ezip gecmek. belki bir bilincalti motoru, belki insanin en büyük kör noktalarindan bir tanesi, ya da bu yasak arzu iliskisinde insanin zayifligi, insanin bu sekilde kondisyonlanmis olmasi böyle garip bir azusuyu ateslendiriyorda olabilir. Iste bu tür durumlarda (ve tabi sadece bu türlerinde degil) biraz Freud bilmek önemli.
Michel Foucault: Die Heterotopien
"Wir leben nicht in einem leeren, neutralen Raum. Wir leben, wir sterben und wir lieben nicht auf einem rechteckigen Blatt Papiert. Wir leben, wir sterben und wir lieben in einem gegliederten, vielfach unterteilten Raum mit hellen und dunklen Bereichen, mit unterschiedlichen Ebenen, Stufen, Vertiefungen und Vorsprüngen, mit harten und mit weichen, leicht zu durchdringenden, porösen Gebieten. Es gibt Durchgangszonen wie Straßen, Eisenbahnzüge oder Untergrundbahnen. Es gibt offene Ruheplätze wie Cafés, Kinos, Strände oder Hotels. Und es gibt schließlich geschlossene Bereiche der Ruhe und des Zuhause. Unter all diesen Orten gibt es nun solche, die vollkommen anders sind als die übrigen. Orte, die sich allen anderen widersetzen, neutralisieren oder reinigen sollen. Es sind gleichsam Gegenräume. Die Kinder kennen solche Gegenräume, solche lokalisierten Utopien, sehr genau. Das ist natürlich der Garten. Das ist der Dachboden oder eher noch das Indianerzelt auf dem Dachboden. Und das ist - am Donnerstagnachmittag - das Ehebett der Eltern. Auf diesem Bett entdeckt man das Meer, weil man zwischen den Decken schwimmen kann. Aber das Bett ist auch der Himmel, weil man auf den Federn springen kann. Es ist der Wald, weil man sich darin versteckt. Es ist die Nacht, weil man unter den Laken zum Geist wird. Und es ist schließlich die Lust, denn wenn die Eltern zurückkommen, wird man bestraft werden."
Samstag, 6. August 2011
Montag, 20. Juni 2011
foucault&kant
etik olabilmenin kosulu özgürlük, ayni zamanda özgürlük ancak etikle gerceklesir.
(bkz. hayatiniza olmadi foucault & kant'a)
ne kadar ilginc dimi, etik olmanin kosullarinin özgürlügümüzde yatmasi. bu kadar denetlenirken, bu kadar disiplin edilirken, bu sistemin ahlakini, sinirlarini bu kadar tanimis, icerlemisken nasil farkli olabiliriz, nasil yeniyi dogurabiliriz.. hayat bütün siradanligiyla bu kadar özel iken, ve bu özelligi sadece bir kez tadabilirken - sonucta herkesin bir ömrü var - ne kadar akil almaz bir durum hayatlarimizin bu denli icine sicilmasi ve bu denli iktidar bunu yaparken bu denli onla hem fikir olmamiz. belki sonuncusu daha kötü. iktidarla ayni zarlari atanlar bizi pek düsünmüyor, belkide hic düsünmediler, bize bizi düsünecek devrimcilar lazim, bize bizi düsündüren ben'ler lazim, ve düsündürüp pratige uygulayanlar daha da mühim. biz bu ezikligi ne zaman kabul ettik, biz bu yalani ne zaman ontolojik düzen olarak hazmettik, biz kendimizi ne zaman sattik? öte yandan kendi icimizde gercekten bütün bir insanlik icin hareket edebilirmiyiz? hic kimse bu kadar 'yüce' olabilir mi? kendinde gördügü insanlik adina yaptigi yücelik bir baska yanilgi olmasin? adina komünizm dedigi o yüce medeniyet anlayisi bir hayal olmasin? hiristiyanliktan ya da diger dinlerden kalan bir cennet vaadi olmasin?öte yandan cennet vaadi bir ütopya gerekliliginin bir sembolu olamaz mi? insan ütopyasiz yasayamaz bir varlik olmasin? insan her durumda bir ütopyaya ihtiyaci olandir belkide. her zaman durumlarin daha iyi olabilecegini, insanin kendisini daha iyi gelisterebilecegini, ya da daha iyi yasabilecegine inanmak insanin daha cennet demeden önce, daha ideal kavramini insa etmeden, daha komünizmlere binlerce yil önce icinde hissetigi bir arzu, hemde insanin icinde gerekli bir arzu, gerekli bir akil kategorisi oldugunu düsünüyorum.
(bkz. hayatiniza olmadi foucault & kant'a)
ne kadar ilginc dimi, etik olmanin kosullarinin özgürlügümüzde yatmasi. bu kadar denetlenirken, bu kadar disiplin edilirken, bu sistemin ahlakini, sinirlarini bu kadar tanimis, icerlemisken nasil farkli olabiliriz, nasil yeniyi dogurabiliriz.. hayat bütün siradanligiyla bu kadar özel iken, ve bu özelligi sadece bir kez tadabilirken - sonucta herkesin bir ömrü var - ne kadar akil almaz bir durum hayatlarimizin bu denli icine sicilmasi ve bu denli iktidar bunu yaparken bu denli onla hem fikir olmamiz. belki sonuncusu daha kötü. iktidarla ayni zarlari atanlar bizi pek düsünmüyor, belkide hic düsünmediler, bize bizi düsünecek devrimcilar lazim, bize bizi düsündüren ben'ler lazim, ve düsündürüp pratige uygulayanlar daha da mühim. biz bu ezikligi ne zaman kabul ettik, biz bu yalani ne zaman ontolojik düzen olarak hazmettik, biz kendimizi ne zaman sattik? öte yandan kendi icimizde gercekten bütün bir insanlik icin hareket edebilirmiyiz? hic kimse bu kadar 'yüce' olabilir mi? kendinde gördügü insanlik adina yaptigi yücelik bir baska yanilgi olmasin? adina komünizm dedigi o yüce medeniyet anlayisi bir hayal olmasin? hiristiyanliktan ya da diger dinlerden kalan bir cennet vaadi olmasin?öte yandan cennet vaadi bir ütopya gerekliliginin bir sembolu olamaz mi? insan ütopyasiz yasayamaz bir varlik olmasin? insan her durumda bir ütopyaya ihtiyaci olandir belkide. her zaman durumlarin daha iyi olabilecegini, insanin kendisini daha iyi gelisterebilecegini, ya da daha iyi yasabilecegine inanmak insanin daha cennet demeden önce, daha ideal kavramini insa etmeden, daha komünizmlere binlerce yil önce icinde hissetigi bir arzu, hemde insanin icinde gerekli bir arzu, gerekli bir akil kategorisi oldugunu düsünüyorum.
Freitag, 29. April 2011
bosluk boyutundaki esitlik
sanirim algi degismedikce kadin adina cikan hicbir yasa kadinin toplumdaki yerini degistiremez. kadinlarin kendilerini 'bilincli' bir sekilde ayni kadin düsmanligi yapan mantikta algilamalari, bu oyunu ataerkil zihniyetle paylasmalari, bu kendine olan zulümleri aslinda öznenin Lacan'ninda dedigi gibi ne kadar bos bir kap oldugunu göstermekte. bu bos bir kap olusu iste onu diger öznelerle esit kiliyor gibi. bos bir kap burda akil etkisi altinda durmayan bos bir sey olarak ele almiyor. daha cok bu boslugun üstüne iste belirli anlamlar yükleniyor ve bu anlamlar dahilinde özne öznelesiyor. bu boslukta esit olma durumu üzerinden acaba bir esit olma kavrami kazanilabilinir mi? sanirim kazanilabilinir. ama iste yasam sürecleri boyunca o kap dolmaya basladikca o esitlik yitiriliyor, kadina - özellikle doguda - pek haysiyetli kavramlar yüklenmiyor, garip bir gelisim geciriyor, bu garip gelisimi savunmaya baslayan basi kapali kadinlar cikabiliyor karsimiza. iktidar Foucault'unda dedigi gibi ne kadar 'inciden dügümler atiyor'. o bos kabin dolmasiyla esitligini kaybeden kadin demekki verilen anlamlar kapsaminda öznelesiyor, yani kadin algisi boyutunda degisiyor. o anlamda algi degismedikce kavramlar degisse bile bir esitlik saglanamiycak diye düsünüyorum..
Dienstag, 26. April 2011
Eine Problemantinomie
'Die Differenz des Kantischen Antionomienbegriffs zum zeitgenössischen Begriff strikter Antinomien', Ernst Richter: "Ein wesentlicher Unterschied zwischen beiden liegt ja darin, daß sich, während Kant seine Antinomien gleichsam von außen begründet, strikte Antinomien wechselseitig selbst begründen. Als latent antinomisches Beispiel kann die exponierte Aufforderung “Sei spontan!” herangezogen werden. Der Clou ist doch, daß man dieser Aufforderung (keiner äußeren Determination zu folgen, sondern dementgegen selbstbestimmt zu handeln) genau dann folgt, wenn man ihr nicht folgt und umgekehrt. Ein m.E. in mehrerlei Hinsicht lehrreicher Topos der von mir ansonsten nicht sonderlich geschätzten transzendentalpragmatisch-antinomientheoretisch orientierten Dialektiker. Eine Problemantinomie zudem, die mir in ihrer ganzen Subtilität bisher noch gar nicht hinreichend ausgeschöpft zu sein scheint."
Sonntag, 24. April 2011
konusanin yalnizligi
dili kullanarak genel gecerliligi olan seyleri karsi tarafa aktarmak bir cok arastirmacinin da söyledigi gibi (mesela Vilém Flusser) insani yalnizligindan kurtaran, bir paylasim araci. oysa sanki dili kullanarak hissedilenin, düsünülenin icini bosaltiyoruz. sanki dil tamda söylemek istedigimiz seyin yanindan siyrilarak geciyor. hatta söyle söylenenebilir dildeki kullandigimiz genel isaretler özelimizde hissetigimiz olgular ile tam olarak örtüsmüyor. genel kavramini burda herkesin anladigi ya da anlayabilecegi mantik, görü olarak kullaniyorum. ama her dilin kendine özel mutfaklari, ocaklari, kendine has kuytu yerleri oldugunu düsünüyorum. dil herseyden bagimsiz bir olgu olarak gelismedigi icin o dili kullanan insanlarin kültüriyle sentezlesiyor - dogal olarak. bu tür bi dinamizimde dil belirli konulara hassaslik kazaniyor, mesela belirli bir alan icin daha cok kavram kullaniliyor, belirli alanlari anlatmasi daha güc, cünkü o dili kullanan insanlar bir alanda daha cok pratik yapmis oluyor. dili kullanirken iki türlü bir gayrete giriyoruz, ilkin kendimizi anlatabilmek, ikincisi karsi tarafin bizi anlamasi, bu iki gayret birbiriyle örtüsmüyor, ama basarili bir konusmanin tamda bu oldugunu düsünüyoruz genelde.
benim burda kafami kurcalayan olay eger böyle bir kültürümüz (neoliberal) olmasaydi o zaman da dilin genel mantigi böyle olurmuydu, yani eger daha farkli gelismik olsaydik, mantigimiz farkli bir kültürden gecmis olsaydi nasil olurdu. icimden bir ses bunun böyle olcagini söylüyor, ama kestiremedigim sey bu dil acaba nasil olurdu, yine özne ve sifat ayri düsermiydi, yani descartes'in mantigiyla sekil almayan bir dil hangi özne-sifat mantigi ile kavrulurdu. sanirim sifat özneden bu kadar uzak olmaz, dünya özneden bu kadar gayri olmaz, birbirleri bu denli bir yabancilasma cekmezlerdi. kendimizi anlatmanin sorunu bu olabilir mi acaba, bizde bu mantikta yogrulduk ve düsünüyoruz ve tabi ki bunun descartes önceside var, yani bir düsünüre ya düsünürlere yüklenmeden uzun bir tarihide sorumlu kirabiliriz.
peki pek konusmayan insanlar dilde ki bu mantigin ayrimina, bölücülügüne girmeyerek daha rahat olan insanlar mi acaba.ya da cok konusmayan insanlari biz bu yüzden mi semptatik buluyoruz, bizide böyle bir ayrimciliga sürüklemedikleri icin mi. cünkü konusuldugu zaman o dalinda oturtugumuz koca agacin sallanmaya basladigini, dallarinin cok fazla ayrima ugradigini, yer degistirmemiz gerektigini farkediyoruz. özelligimiz ve onunla el ele giden yalnizligimizla hesaplasiyoruz, öyle ya da böyle oturdugumuz yerin rahatligini kaybediyoruz, ya daha asagi ya da daha yukari tirmanmamiz gerekiyor, cok ender ayni dala oturabiliyoruz konustugumuz kisiyle. bu da iste diliin özneyi süblimlestirici özelligi denilebilir. belkide daha iyi konusabilmek icin, yani daha iyi yasayabilmek icin kendimizi - bu da neoliberalizmin en büyük söylemi - degilde dili degistirmemiz lazim. bundan kastim dilin kendisini yani isaret ettigi kavramlari degil, onu kullanis bicimimizi. bu belki insanoglunun en büyük ütopyasi ama ütopyalar bilindigi gibi gercekligi tehdit eden subversiv düsünce mimarileridir, ve gercekliklerimiz onlarin varliklariyla gelisir.
benim burda kafami kurcalayan olay eger böyle bir kültürümüz (neoliberal) olmasaydi o zaman da dilin genel mantigi böyle olurmuydu, yani eger daha farkli gelismik olsaydik, mantigimiz farkli bir kültürden gecmis olsaydi nasil olurdu. icimden bir ses bunun böyle olcagini söylüyor, ama kestiremedigim sey bu dil acaba nasil olurdu, yine özne ve sifat ayri düsermiydi, yani descartes'in mantigiyla sekil almayan bir dil hangi özne-sifat mantigi ile kavrulurdu. sanirim sifat özneden bu kadar uzak olmaz, dünya özneden bu kadar gayri olmaz, birbirleri bu denli bir yabancilasma cekmezlerdi. kendimizi anlatmanin sorunu bu olabilir mi acaba, bizde bu mantikta yogrulduk ve düsünüyoruz ve tabi ki bunun descartes önceside var, yani bir düsünüre ya düsünürlere yüklenmeden uzun bir tarihide sorumlu kirabiliriz.
peki pek konusmayan insanlar dilde ki bu mantigin ayrimina, bölücülügüne girmeyerek daha rahat olan insanlar mi acaba.ya da cok konusmayan insanlari biz bu yüzden mi semptatik buluyoruz, bizide böyle bir ayrimciliga sürüklemedikleri icin mi. cünkü konusuldugu zaman o dalinda oturtugumuz koca agacin sallanmaya basladigini, dallarinin cok fazla ayrima ugradigini, yer degistirmemiz gerektigini farkediyoruz. özelligimiz ve onunla el ele giden yalnizligimizla hesaplasiyoruz, öyle ya da böyle oturdugumuz yerin rahatligini kaybediyoruz, ya daha asagi ya da daha yukari tirmanmamiz gerekiyor, cok ender ayni dala oturabiliyoruz konustugumuz kisiyle. bu da iste diliin özneyi süblimlestirici özelligi denilebilir. belkide daha iyi konusabilmek icin, yani daha iyi yasayabilmek icin kendimizi - bu da neoliberalizmin en büyük söylemi - degilde dili degistirmemiz lazim. bundan kastim dilin kendisini yani isaret ettigi kavramlari degil, onu kullanis bicimimizi. bu belki insanoglunun en büyük ütopyasi ama ütopyalar bilindigi gibi gercekligi tehdit eden subversiv düsünce mimarileridir, ve gercekliklerimiz onlarin varliklariyla gelisir.
Abonnieren
Posts (Atom)

