Sonntag, 13. Februar 2011

psikoloji

ruhsal dengesizligin gelisme sebepleri anlasir olsada bu dengesizligin tedavi edilip düzelmesi bu sartlar altinda nerdeyse imkansiz. psikolojinin kara listesi bu yüzden cok uzun. psikoloji bilimi kendisini bilim olarak kabul ettirmenin tek yolunu maalesef matematiksellesmekte buldu. ama asil garip olan bu bilimin objesi nedir diye soruldugunda verilen cevabin özne yani insan, yani kaygan, hicte statik olmayan bir insan olmasi.

Fritz Kahn 'Die Betriebsräume des Kopfes', 1941 (Bild aus nzz folio)

Sonntag, 6. Februar 2011

olmazsa olmazlar

bu aralar anlamaya calistigim sey marksist olupta "bu kadin olmazsa olmaz" demenin arkasindaki mantik. ideolojisi geregi insanin telafi edilebilecegini düsünen bir marksist nasil oluyorda böyle düsünüyor. ilk etapta bir celiski, öte yandan bunun sebebini anlamaya calisiyorum cünkü belki gayet marksistce aciklanacabilcek bir durumdur. bu ömrümde marksistlere cok fazla yüklendim, baska bir hayatta - sayet varsa - ayni sekilde yapardim.

Mittwoch, 2. Februar 2011

totaliter

totaliter sistemlerin yanlisi olan insanlar, yada daha dogrusu totaliter felsefeler yazan düsünürler herseyin böyle daha kolay oldugunu düsündükleri icin yazmamislardir. mesela marksizm ve idealizm (hegel, schelling) totaliter felsefelerdir - bilindigi gibi. bu sistemlerin icinde prensipler rölatif degildir bütün sistemi son kertede bir prensibe oturtma gayreti vardir ve bastan sona kadar tutarli olma kosulu vardir. bir tür monizm (bircilik) denilebilir.
bu tür bir monizm ise keyfi bir talep degildir, yada böyle daha faydali olur motivasyonuyla yola cikilmaz. bu daha cok insan aklinin bir özelligidir. insan akli bütün olgularin zincirini tutarli düsünmek ister, yani celiskisiz düsünmek ister, olgularin zinciri ise dünyadaki karsimiza cikan fenomenlerdir - biz dahil.

bir bardagin hem dolu hemde bos oldugunu söyleyen birisi, ayni zamanda bir olgunun hem dogru hem yanlis olabileceginide iddia etmis olur. bu kisinin yaptigi ifadeyle kendi kendisini celiskiye sokmus olmasi zaten net. cünkü ciddiye alindigi zaman söylemis oldugu seyin ciddi alinmamasi gerektigi anlasilir. cünkü söyledigi seyin hem dogru hem yanlis olabildigini ifade etmis olur son kertede. bütün bu relativizm belasi basimiza Einstein sonrasi 'yeni' fizik anlayisindan gelmiyor, belirli bir etkisi kacinilmaz olsa da daha cok totalier sistemlere olan direnisten kaynaklaniyor.

totaliter sistemlerin yanlisi olmasamda kendi iclerinde mantikli olduklarini düsünüyorum. pratikte özgürlügü kisitlayan fasizan yapilar göstermeleri onlarin o baslarindaki gri gölgeden kurtulamayislarini acikliyor. teori ve pratigin paralelligi tartismasina girmeden, totaliter kavraminin bu gri gölgeden cikarilip ayrica degerlendirilmesi gerektigini düsünüyorum. yukarida bahsettigim gibi totaliter bir seyin totalini (mesela faturalarda görürüz, ya da bir karenin totali gibide kullaniriz) yani bir olgunun bütününü anlamaya calisma aslinda birazda aklin bir emridir. gündelik hayatta sürekli karisimiza cikan bir taleptir bu. bütün sebep-sonuc iliskilerini düsünürken sürekli totale varmaya calisiriz, bunu böyle altini cizerek yapmayiz bu daha cok aklin sessiz bir talebidir, beyin olayi bütününde degerlendirip o dosyayi dogru tanimlamak ister, dogru idrak etmek ister ve bunun icin zincirin diger parcalarini anlamaya gayret eder. Zinricin bütün incilerini kavrayamayiz, "bos alanlar" var diyen postmodernizm de aslinda zinciri tamamlama gayreti icinden cikamadigi icin adlandiramadigi seylere "bos alanlari" kabul edelim demistir. görüldügü gibi gayret olarak orda da vardir totale cikma istegi. ama bu istekten cok bir emirdir, mantigin bir talebidir. o yüzden idealizme mal edilmemesi gerekilir, edilse edilse insan aklina ve insani düsünce bicimine dava acilmasi gerekilir. eger postmodernizminde böyle bir sessiz talebi olmasaydi "bos alan" kavramini hic kullanma geregini duymazdi ki, yani bir problemi bu sekilde cözme cabasina hic girmezdi. bu da tabi kültürün 'gelismesiyle' insan aklinin bir kültürden(gelenekten; sanattan, soyut bilgilerden, vs.) gecmesi, insanin hayata karsi durusunu biraz daha yumsatmis olmasi sebebiyle aciklanamayan fenomenlere "bos alan" olarak bakmak aslinda gayet cagdas, gayet beklenesi bir durum. ve ideaist felsefeden hic birinin red edecegi bir kavram degildir. gelistikce ideolojiler bana sahip olmasin durusundan cok, bazi ideolojilerin söyledigi seylere sahip cikmak gerektigini hep daha cok düsünür oldum.

Dienstag, 1. Februar 2011

marksist yoldaslar

marksizmin en büyük hastaligi etik ögretisi olmayisi. son dönemlerde (son 50 yilda) marksizm geleneginde duran bir kac düsünür insani marksistce yorumlaya calisirken Kant'in insan taniminindan kopya cekiyor. almancadaki 'Würde' sifati türkcede en  iyi 'haysiyet' kelimesiyle aciklanabilir bence ("onur", "seref" gibi kavramlar biraz yanlis kaliyor). Kant'a göre insan haysiyeti olan bir varliktir. son dönemin cogu marksistine görede bu böyleymis. cünkü haysiyet kavrami metafizikten öte rasyonel bir kavrammis. ;)

zaten günümüzün etik ögretilerinin basarisizliga ugradigi noktada bu degilmi? metafizik kavramlar kullanmadan insani aciklamak, ve bir etik ögretisi, rasyonel bir etik ögretisi yazabilmek, o yüzden ne zamandir büyük bir etik ögretisi problemi yasiyoruz (postmodernizmin en büyük yarasi) ve bu isin icinden bir türlü cikamiyoruz, ama bu kosullar altinda zaten etik ögretisi gelistirmek pek olacak is degil.

avrupada bir sürü anayasadan insanin dünyaya olan etik iliskini yasalastirirken kullanilan bütün metafizik kavramlar cikarildi, insan hukukun objesi oldu (:person) -ama tabi sadece bu yüzden degil. insan devlet icin hakki ve görevleri olan bir obje, yani hukuki bir özne. bu aralar artik isletmelerde "hukuki özne" olma sansini/statüsünü yakaladi. bu tür bir özne olmak artik hicte zor bir ise benzemiyor..


marksistler kendi felsefelerinde etik ögretisinin eksik oldugunu kabulleniyorlar, zaten öyle olmasa etik ögretisinin eksikligini doldurmaya calismazlar, ama marksistler bununlada kalmiyor, Kant'in "kategorik imperativ'inide" etik ögretilerine aliyorlar, tabi kapsama alani biraz daha farkli, ama icerik ayni. oysa Kant'a göre felsefe yapmak "birinin inegi sagmasi digerininde süt kasesini altina uzatmasi" degil. ama hey! birilerinin bununla ugrasmasi ve bunun önemini görmesi neden yanlis olsun, tam tersi bu tür gelisimler dogmatizmi yikar.

Freitag, 28. Januar 2011

Egoismus

Kant unterscheidet zwischen einem „natürlichen“, „moralischen“, „ästhetischen“ und „logischen“ Egoismus. Der „moralische Egoist“ ist „der, welcher alle Zwecke auf sich selbst einschränkt, der keinen Nutzen worin sieht, als in dem, was ihm nützt“, der „ästhetische Egoist“ ist „der jenige, dem sein eigener Geschmack schon genügt“, während der „logische Egoist“ es für unnötig hält, „sein Urteil auch am Verstande anderer zu prüfen“ (Anthropologie § 2 bzw. 21). 
Er hielt es in humanistischer Absicht wie dem Anspruch der Vernunft gemäß für unumgänglich, es keinesfalls beim „natürlichen“ Egoismus der Individuen zu belassen, sondern die wechselseitige Schädlichkeit der Individuen durch die Entwicklung derjenigen „Naturanlagen, die auf den Gebrauch der Vernunft abgezielt sind“ (Ideen in weltbürgerlicher Absicht), sprich: durch Vernunfteinsicht, dahingehend zu neutralisieren, daß gesellschaftlichkeitstheoretisch formuliert, kein Mensch individuelle Zwecke setzten darf, die andere schädigen, denn dann dürften das ja auch die anderen, und die Menschen würden sich gegenseitig bis zur Vernichtung schädigen – worin liegt: „daß die Verwirklichung“ der Freiheit zur willkürlichen privaten Zwecksetzung auf Kosten der Allgemeinheit „nur die Furie des Zerstörens ist“, wie es Hegel dann formuliert.

Sonntag, 23. Januar 2011

tutarlilik

bir düsüncenin tutarliligini ortaya cikarmak icin sadece o düsünceyi kendi üzerinde uygulamak yeterli. cikan sonuc hala tutarli ise muhtemelen söylenilen dogrudur.

Samstag, 15. Januar 2011

eksikler

Aristoteles icin iyi ve mükemmel bir hayatin olmasi icin cok cirkin olmuycaksin, iyi bir aileden (zengin) geliceksin, yalniz ve cocuksuz olmuycaksin, daha kötüsü kötü cocuklarin ve arkadaslarin olmuycak. böylelikle artik neyi yanlis yapmis oldugumuz belli ;)

Sonntag, 2. Januar 2011

dram II

Aristoteles düsünceyi tanrinin düsündügü boyuta kaldirmak mutlulugun en yüksek noktasi olsada, bu durumun gercekte sadece bazen gerceklestigini yazar. Hegel 'tanrinin dünyayi yaratmadan önceki düsüncelerini ve sonlu ruhu' (endlichen Geist) kendi asli üzerinde düsünmeyi talep ediyor (...).

 Wladimir Iljitsch Uljanow, Lenin
(aus web: lebenssplitterchen)

Bloch felsefe tarihi üzerine vermis oldugu Leibzig'teki derslerinde güzel bir yerde Lenin'nin birinci dünya savasinin baslangicinda Hegel'i tekrar incelemek icin geri cekilimine ima ederek, kendisini dünya ruhunun materyalist-diyalektik genel müdürü rolünde gören Lenin'nin ilk olarak tanrinin düsüncelerine derinlesmesi gerekiyordu, diye yaziyor. Bu metafor zamanin DDR'inde hicte iyi karsilanmadi o ayri bir durum..

Freitag, 31. Dezember 2010

gercek dram

cok uzun zamandan beri insanoglunun aklini kullanmadigini düsünüyorum, insanoglu güdüleriyle, mekanik davranis sekilleriyle hareket ediyor, tarihte bir kac kisi gelmis aklini kullanmis eyvallah, isim vermeye gerek yok, burdan kapitalizme girmeyede gerek yok, bilinen bir sey gevelenmis olur  -cogu zaman oldugu gibi.
Platon yada Aristoteles'te aklini kullanmak, yani gercekten düsünmek 'düsüncelerini tanrinin boyutuna kaldirmak'. bu tanri inancindan cok mutlak düsüncenin altini ciziyor.
sürekli aklin pesinden kosuyor gibiyim, kullandigim zaman eminim hissedicem bunu.

Freitag, 24. Dezember 2010

Bruegel

Kış mevsini sevmeyenleri motive etsin diye öneriyorum,  Pieter Bruegel.


          "Volkszählung von Bethlehem" 1566. (IifalsidiautoreIit)

Samstag, 18. Dezember 2010

haftanin cümlesi

Ignorantia non est argumentum : Bilgisizlik bir argüman degil.

Spinoza zamaninin teologlarina karsi, Engels Tanri argümanina karsi ve Marx'ta 'hoyrat ökonomiye' karsi kullanmislardir. Bir seyi tamamen bilmemek ve bilinmedigi icin argüman olarak kullanmayi yasaklayan cümle.

Freitag, 3. Dezember 2010

ausuferungen

es gibt nich nur ein gegenständliches Subjekt, nein, es gibt auch ein zuständliches Subjekt und ja auch ein umständliches.

das was der Materialist nicht denken kann (potentiel wäre es möglich) ist, dass die Beziehung also die Relation nur denkbar ist, und zwar nicht materialistisch sondern metaphysisch. und auch der Begriff Kraft ist schwer materialistisch zu denken.

Samstag, 27. November 2010

savaş

Lenin icin savaş (Clausewitz'in tanimininda oldugu gibi) politikanin baska araclarla - siddet ile- devamidir. O yüzden Lenin'e göre belirli bir savaşin hangi tarihsel kosullarla gelistigini, savaşi hangi siniflarin hangi amacla yönettigini incelemek lazim. Bu ayni zamanda Lenin'nin (Marx ve Engel'de oldugu gibi) savaş siddetini kabul ettigini gösterir. Emperyalist savaş anlayisi ama düsmanini yok etmekten cok, onu ezip köle etmek, iktidar enstrümanlarini nötrleştirmek ve yeniden insa ettigi iktidar iliskilerinin bazinda kendi amaclarini kabul ettirmek, dolayisiyla burda amaclanan baristan cok emperyalist bir haydutluktur. Clausewitz'e göre bu durum savaşin sivil metodlarla devami olurdu.

son care şiddet denildiginde insan varligiyla catiştigi icin kabullenmekte zorlaniyor. öte yandan şiddetin bir cok surati var, bunun ceşitliginide zaten en cok kapitalizmden ögrendik. baska bir yazimda kapitalizmin kara listesinden bahsetmistim, ama güncel bir örnek vermek gerekirse bu kara listeden: Amerika'da her sene 8 000 vardiyali isci uykusuzluktan dolayi trafik kazasinda ölüyor. Vardiyali isci sayisi bugün dünyanin ücte birini kapsiyor. caliş yada öl mantigiyla isleyen bir sistemin icinde bu tür durumlarin olmasi sasirtmamasi gerekir artik.
kapitalizmin şiddeti denildiginde hep insan ölümü düsünülmek zorunda degil, özellikle kapitalizmin büsbütün oturmamis oldugu Türkiye gibi ülkelerde iscilerin bazen şefleri tarafindan nasil bir (psikolojik, sözlü, sözsüz, vs..) şiddete maruz kaldiklarini tahmin etmek icin büyük bir hayal dünyasina ihtiyaci yok insanin.
O yüzden kapitalizm şiddet uygulamiyor neden biz uygulayalim demek yanlis bir yargi. bunun üzerine sadece 'daha ne uygulasin?' demek uygun bir cevap olur.

Sonntag, 14. November 2010

pozisyon II (dedüksiyon problemi)

humboldt'un cok meshur bir sözü vardir 'hic bir yerden bakmak bakmak degildir' diye. mutlaka bir noktadan dünyayi algiliyoruz, yani her zaman bilsekte bilmesekte bir pozisyon sahibiyiz. Isin zor yönü  aklin mutlakligi, zekanin eldekini, gönlün maneviyati arzulamasi. er ya da gec bir kimlikle hesaplasarak (ya da hesaplasmayarak) bir gömlege bürünüyoruz, ne diyor foucault 'izm'ler düsüncelerimize giydirilmis yanar gömleklerdir', bu ideolojilerin yani sira birde etnik kimlikler var, yani dil dedigimiz sirtimizdaki atlas, gercege/gerceklere göre yapilanmis kimligi barindiran ayri bir diyar.
devami gelicek..

Mittwoch, 3. November 2010

mutfak

komünizm mutfakta baslar. Brecht'e göre öyle degilmis, mutfakta zaman kaybedermis komünist.
very paradox.

Dienstag, 2. November 2010

nehrin öbür tarafi

'kis depresyonu mu' diye soruyor, 'o nasil bir sey' diye merakla soruyorum, oysa mevsimlik depresyonlari atali cok oldugunu bilmiyor, bilmeden konusmaya devam ediyor..
ne kadar naif diye düsünüyorum, bir an icin acaba icini biraz karartsam mi diye tartmaya basliyorum,
vazgeciyorum cünkü bütün o tepeden bakisi ve cok bilmisligi onu yine sevimli kiliyor, 'bosver' diyorum hem ona hem kendime.

Donnerstag, 21. Oktober 2010

pozisyon

insanin sadece tarihsel bir varlik oldugunu iddia eden özne bunu hangi pozisyondan söylüyor? yada sadece biolojik bir varlik oldugunu iddia eden? neden bu tür radikal pozisyonlari savunan arkadaslar reflexion yapmazlar ki. oysa bu tür bir reflexion özellikle bu tür iddialarda cok daha gerekli.  bunu iddia ettigi pozisyon tarihselligi asan bir boyut, tarihsel oldugunu tespit edebilmesinin kosulu zaten bu boyut: akil. sadece akil bütün bir tarihin üstüne cikip onun hakkinda yorum yapabilir.

Freitag, 27. August 2010

Tanri fikri

eger iyiligi insan akliyla buluyorsa (Platon), yani Tanri böyle emrettigi icin degilde kendi akliyla ikna oldugu icin, o zaman Tanriya ne gerek var sorusu doguyor tabi. Ama zaten Tanri fikri iyiligi emrettigi icin varolan bir fikir degil (tabi ki bazi aptallar 'Tanri emrettigi' icin iyilik pesindeler), daha cok insanin kendini dünyada pozisyonlandirmaya, anlamlandirmaya calisirken vardigi bir sonuc.
Platonun bu düsüncesi Tanri fikrini gercekten ortadan kaldirmaya yetiyormu peki?
    Picasso - Guernica

insan hali

bazen icinden cikamadigim haller var - der insan, evet insan arada bir icinden cikamadigi hallere düser, onu hayata yabancilastiran, hatta kendisine yabancilastiran 'halleri' onu derbeder eder. Ayni zamanda mutlu oldugu halleride vardir insanin, ya da hic bir kavrama sigidiramadigi halleri. Ve genelde hal zaman sürecinde kestigimiz bir noktadan cok bir sürec, ya da hala olmakta olan bir durumun adi. durumun bir sifata yerlestirmeye calismayan, bölüp kategorize etmeyen, durumu bütünlügüyle ele alamaya calisan bir kavram denilebilir.kendimize herseyi nesnelestirmeye calistigimiz dünyada, herkesin az cok bilimsel mantikta düsündügü dünyada özne, nesne, nesnellik, nesnelestirme, sonuc gibi kategoriler cok önem ifade ediyor.
bu yaziyi o unutulmus, ici bosaltimis kavramin hatrina yaziyorum, belki tekrar bir kariyer yasayabilir dillemizde, bilincimizde ve dünya ile olan iliskimizde. bu unutulmaya mahkum edilmis kavram: hal (almancasi Zustand). 
en son sufizmin geleneginde gözüme carpti bu kategori, ve orda anlatilmasi güc olan bir durumu anlatirken kullanilan bir kavram oldugu dikkatimi cekti. Bu hal dedikleri sey aciklanamazmiydi? muhtemelen aciklanabilirdi bir iki sifat ile, ama bu durum sanirim sufilerin dile olan kuskulariyla aciklanabilir. Ama nasil Hegel icin özne töz olmakla beraber töz de özne ise, ayni sekilde sufizmde özne sifatiyla örtüsüyor, yani birini digerinden ayirt edemiyoruz. özellikle vahdet-i vucüt felsefesinde özne dünya ile örtüsüyor, yani toprak ile, su ile vs.. örtüsüyor derken birbirinden ayirt edilemiyor anlaminda kullandim. Belki bu yüzden insandan ve dünyada bahsederken hal kavramini kullaniyorlar, benim bu kavrami bir kategori olarak ele almamin sebebi bir kavramdan cok bir düsünce bicimi olarak orda karsima ciktigi icin, ve belki herseyi atom parcalarina ayirt eden cartezyan düsünceye karsi kafa tutarken kullanilabilcek bir kategori olusu.


Freitag, 2. Juli 2010

Ibrahim



Tabi ki Ibrahim tarihte insan kurbani veren tek kisi digil. 
bu tür rituelleri Mayalarda, Inkalarda, Wikingerlarda vbz. inanclarda, kabilelerde görebiliriz. 
Dindar insanlar icin Ibrahim katil degildir (ki zaten oglunu öldürmemistir, ama bu niyette olmasi önemlidir). 
Bu davranis kendisini ne etik boyutta ne de rasyonel boyutta
gerceklestirir. tam anlamiyla dini mantik icerisinde yer bulur;
cünkü dini ikna söz konusudur. 
Ibrahimi bu boyutta ele alan Kirkegaard'tir, yani katilmidir degilmidir konusunuda. benim icin burdan cikan soruda:  bu gelenekte durup (hiristiyanlar), Ibrahime hak verip, yinede dini bir ikna yüzünden kendisini kurban eden insanlara tepki göstermek biraz celiskili degil mi? Ya da söyle mi söylenmesi lazim, din kendi icinde bir evrim gecirdi bu tarihte
o yüzden onlar da artik Ibrahimin kurbanini kabul etmiyorlardir, o yüzden onlar bir sürü müslümanin yaptigi bu bombali intihar girisimlerini yadirgiyorlar.
Bu tür girisimleri yargilarken belki biraz tarih-bilinci ile yargilamak lazim. Öte yandan bu üc monetist din en gec Ibrahim örneginde insan kurbani vermekten vazgecmis ve kurban nesnesi olarak hayvani secmistir. Ama bir kurban olgusu hep var gibi gözüküyor, Foucault'inda bahsettigi gibi kurban mevzusu antik yunan'dada karsimiza cikiyor. Bunun disinda üc büyük monoteist dinde (ki hayvan kurban etme mevzusu bu boyutta fakirlerle olan paylasim yüzünden isteniliyor, ama genelde vicdani susturmak icin gaddar bir eylem olarak görüyoruz simdi) bir baskasini din ugrunda kurban etme diye bir fenomen yok, bu daha politik yani real boyutta karsimiza cikiyor, mesela hacli seferlerinde öldürülen insanciklar ya da müslümanlastirma savaslarindaki verilen kurbanlar.

What ever, Ibrahimin bu davranisi rasyonel boyutta oldukca yalnistir, orasi malum.
problem sanirim hem bu üc boyutun arasindaki celiski, yani rasyonel ya da etik boyuttan dini-mantik boyutunda verilen kararlari yargilamanin zorlugu. hem de Ibrahime hak verip Ibrahim gibi davrananlari yargilayanlar.